Tuncay Taşkın yazdı…
Son dönemde takviye edici gıdaların Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinden alınarak Sağlık Bakanlığı’na bağlanması yönünde çeşitli görüşler dile getirilmektedir. İlk bakışta bu öneri daha sıkı denetim ve daha güçlü kontrol mekanizmaları sağlayacakmış gibi görünse de, konuyu sektörün gerçekleri, uluslararası uygulamalar ve Türkiye’nin ekonomik hedefleri açısından değerlendirdiğimizde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Öncelikle temel bir gerçeğin altını çizmek gerekir. Takviye edici gıdalar ilaç değildir.
Bu ürünlerin tamamının üzerinde açık şekilde “İlaç değildir. Hastalıkların önlenmesi veya tedavi edilmesi amacıyla kullanılmaz.” ifadesi yer almaktadır. Mevzuattaki tanımları, kullanım amaçları ve tüketiciye sunuluş biçimleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Takviye edici gıdalar; normal beslenmeyi desteklemek, vitamin, mineral, bitkisel bileşenler veya diğer besin öğelerini tamamlamak amacıyla kullanılan gıda kategorisindeki ürünlerdir. Dolayısıyla bu ürünlerin ilaç mantığıyla değerlendirilmesi ve ilaç sektörüne benzer bir düzenleme yaklaşımına tabi tutulması sektörün doğasına uygun değildir.
Bugün dünyada takviye edici gıda sektörü yalnızca sağlık alanının değil, aynı zamanda ekonominin, sanayinin ve ihracatın önemli bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Euromonitor verilerine göre küresel takviye edici gıda ve vitamin pazarı 2025 yılı itibarıyla 143 milyar doların üzerine çıkmış durumdadır. Türkiye’de ise sektör yaklaşık 1 milyar dolar büyüklüğe ulaşmış olup önümüzdeki yıllarda bu rakamın 2 ila 2,5 milyar dolar seviyelerine ulaşması beklenmektedir.
Daha da önemlisi, Türkiye henüz bu sektörün başlangıç aşamasındadır. Kişi başı yıllık takviye edici gıda harcaması ülkemizde yaklaşık 11-12 dolar seviyesindedir. Bu rakam Almanya’nın yaklaşık onda biri, ABD’nin ise yaklaşık yirmi beşte biri düzeyindedir. Bu tablo sektörün henüz doygunluğa ulaşmadığını ve önünde ciddi bir büyüme alanı bulunduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin sahip olduğu üretim altyapısı da dikkat çekicidir. Bugün kayıtlı ürünlerin yaklaşık yüzde 82’si yerli üretimdir. Gelişmiş üretim tesisleri, genç ve dinamik iş gücü, stratejik coğrafi konum ve bölgesel pazarlara erişim avantajı sayesinde Türkiye; Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya için önemli bir üretim merkezi olabilecek potansiyele sahiptir.
Nitekim son yıllarda birçok uluslararası marka ve yatırımcı Türkiye’yi yalnızca bir pazar olarak değil, aynı zamanda üretim üssü olarak değerlendirmektedir. Özellikle private label üretim, gummy teknolojileri, fonksiyonel ürünler ve yeni nesil dozaj formlarında Türkiye’nin rekabet avantajı giderek artmaktadır.
Ancak tam da bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir konu bulunmaktadır.
Sektörün geleceğini şekillendirecek olan unsur bakanlık değişikliği değil, düzenleyici öngörülebilirliktir.
Yatırımcılar ve uluslararası markalar için en önemli unsur; hangi kurumun yetkili olduğu değil, kuralların öngörülebilir, şeffaf ve sürdürülebilir olmasıdır.
Bugün sektörün yaşadığı temel sorunlar da zaten kurum değişikliğinden değil; uygulama farklılıklarından, sık değişen mevzuatlardan, değerlendirme kriterlerindeki belirsizliklerden ve bürokratik süreçlerden kaynaklanmaktadır.
Aynı ürün için farklı illerde farklı değerlendirmeler yapılabilmesi, probiyotik ve yenilikçi ürünlerde kayıt süreçlerinin net olmaması, ihracat işlemlerindeki bürokratik yükler ve mevzuat yorumlarından kaynaklanan uygulama farklılıkları sektörün önündeki temel sorun alanlarıdır.
Bu sorunların çözümü ise kurum değiştirmek değil, mevcut sistemi geliştirmektir.
Tarım ve Orman Bakanlığı son yıllarda sektörde önemli bir deneyim ve uzmanlık birikimi oluşturmuştur. Takviye edici gıdaların gıda mevzuatı perspektifiyle değerlendirilmesi hem uluslararası uygulamalarla hem de ürünlerin hukuki niteliğiyle uyumludur.
Buna karşılık sektörün Sağlık Bakanlığı’na bağlanması; süreçlerin ilaç mevzuatına yaklaşması, kayıt sürelerinin uzaması, ürün geliştirme hızının yavaşlaması ve inovasyon kapasitesinin azalması riskini beraberinde getirebilir.
Özellikle küresel ölçekte rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye’nin yatırım çekme kapasitesini azaltabilecek her türlü belirsizlik dikkatle değerlendirilmelidir.
Bugün birçok global oyuncu Türkiye’de üretim yaptırmayı, bölgesel operasyonlarını Türkiye üzerinden yönetmeyi ve yeni yatırımlar gerçekleştirmeyi değerlendirmektedir. Ancak sektörün daha karmaşık ve daha ağır bir bürokratik yapıya sürüklenmesi halinde bu yatırımların başka ülkelere yönelmesi kaçınılmaz olabilir.
Bu durum yalnızca sektör firmalarını değil; üretimi, ihracatı, istihdamı ve Türkiye’nin bölgesel üretim üssü olma hedefini de doğrudan etkiler.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı sektörün önünü kesmek değil, önünü açmaktır.
Bunun için yapılması gerekenler bellidir: Üretim tesislerinde standartlarının güçlendirilmesi, kalite sistemlerinin geliştirilmesi, ürün takip mekanizmalarının kurulması, değerlendirme kriterlerinin şeffaflaştırılması, uygulamada birlik sağlanması, ihracat süreçlerinin kolaylaştırılması ve yerli hammadde üretiminin desteklenmesi.
Kısacası sektörün ihtiyacı kurum değişikliği değil, düzenleyici kalite artışıdır.
Takviye edici gıdalar bugün yalnızca büyüyen bir pazar değildir. Aynı zamanda önleyici sağlık yaklaşımını destekleyen, sağlık harcamalarının azaltılmasına katkı sağlayan, yüksek katma değerli üretim ve ihracat potansiyeli taşıyan stratejik bir sanayi alanıdır.
Bu nedenle yapılması gereken; sektörü farklı bir kurumsal yapıya taşıyarak yavaşlatmak değil, Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde daha güçlü, daha bilimsel, daha şeffaf ve daha öngörülebilir bir yapıya kavuşturmaktır.
Türkiye’nin hedefi takviye edici gıda sektörünü tartışan bir ülke olmak değil, bu alanda bölgesel lider ve küresel oyuncu olmak olmalıdır.

